6 Aralık 2017 Çarşamba

İşte Öğrencilik-Dostluklar da Önemlidir

Dostluklar da Önemlidir
                Bütün öğrencilik yıllarınızı sadece ders çalışarak ya da ödev yaparak geçiremezsiniz. Arkadaşlar ve aileler bu süreçte çok önemlidir. İnsanın birileriyle sohbet etmesi insanı rahatlatır ve bu arada ders çalışmadığınızdan dolayı dinlenmiş olursunuz. Ne demiş atalarımız “Mutluluklar paylaşıldıkça artar, acılar paylaşıldıkça azalır.” Bu gerçekten çok doğru bir söz…
                Teneffüslerde arkadaşlarınızla sohbet edin. Çok eğlenceli oluyor. Bazen sohbet, bazen dedikodu ve bazen de sevincimiz. Tüm bunlar insanı çok dinlendiriyor. Size bir tavsiye vereyim. Biz sınıfımızdaki tahtanın bir kenarına her gün bulduğumuz esprileri yazıyoruz. Bu arada hem çok eğleniyor, hem de bazen yeni şeyler öğreniyoruz. Ama espriler yaparken arkadaşlarınızla dalga geçmemelisiniz. Sadece kendisi istiyorsa yapmalısınız.
                Arkadaşlarınızla konuşulacak bir şey bulamıyorum diye düşünmeyin. En azından koridora çıkıp kız kıza takılın. Mutlaka o arada sohbet edecek bir konu bulursunuz. En kötü ihtimal havalı havalı yürümüş olursunuz ya da başka bir arkadaşınızla karşılaşır, onu arkadaşlarınıza tanıtırsınız.
                Erkekler dostluk kurmak için direk futbol oynasa onlara yeter açıkçası. Çünkü futbol onların hayatı gibi duruyor(!) Tabii ki erkekler de sohbet edebilir. Onlar da okudukları kitaplar, bilgisayar oyunları, filmler, spordaki oyuncular, kendi hobilerini ve bunu gibi daha birçok konu hakkında konuşabilirler.
                Eve gittiğinizde sohbetler bitiyor sanmayın! Asıl sohbet evde başlıyor benim için. Gün içerisinde yaşadığınız olayları ailenizle paylaşmalısınız. Bu sizi rahatlatacaktır. Ailenizle birlikte vakit geçirmek de sohbet kadar önemlidir. Çünkü o yaptığınız arada da sohbet etmiş olursunuz.

Gördüğünüz gibi kız, erkek; abla kardeş ya da genel olarak bütün aile üyeleri birbirleriyle sohbet edebilirler. Bu sayede mutluluklarını ve sıkıntılarını da paylaşmış olurlar. Hatta sıkıntılarına çözümler bulup, birbirlerine yardım edebilirler.

İşte Öğrencilik-Başarının Sırrı

Başarılı bir öğrenci olmanın sırrı dersi derste dinlemektir. Derste başka şeylerle uğraşıp, daha sonradan ne kadar çalışırsanız çalışın, derste dinlediğiniz zamanki kadar başarılı olamazsınız. Ama ben dersi dinleyin sonra hiç defterin kapağını bile açmayın demiyorum. Test de çözmelisiniz, defterinizi ve kitabınızı da okumalısınız. Eğer bunları yaparsanız kesin başarılı olursunuz.
Herkesin kendine göre bir çalışma tekniği vardır. Mesela ben test çözerek pratik yapıyorum. O zaman konuyu çok iyi kavrıyorum.  Bir de üstüne okulda yaptığınız ödev, quiz ya da ara değerlendirme tarzı şeyler yapıyorsanız bunları sınav öncesinde mutlaka tekrar edin. Konuyu anlamanın en basit yolu budur eğer siz de benim gibi test çözerek geliştiriyorsanız.
Bazılarınınki ise özet çıkarmak. Ben arada sırada denemiştim. Fen, Türkçe ve matematikte pek işe yaramasa da bence İngilizce, din ve sosyal ya da tarih derslerinde çok işe yarıyor. Özet çıkarmayı bir gün öncesinden yapmaya sakın başlamayın. Onun yerine test çözmek ya da defterinizi, kitabınızı okumak daha faydalı olacaktır. Tabii konunuz kısaysa dilediğiniz gibi ders çalışabilirsiniz.
Türkçe dersine en iyi bol bol kitap okuyarak çalışıldığını düşünüyorum. Bu nedenle okuldaki aylık zorunlu kitabınızı ya da kitaplarınızı okumayı asla ihmal etmeyin. Eğer zorunlu kitabınız yoksa mutlaka ayda en az bir kitap okuyun. Onun dışında defteri tekrar etmeniz yeterli olacaktır Türkçe için. İsterseniz ekstradan test de çözmek işinize yarayacaktır soru tiplerini önceden görmek açısından.
En faydalı çalışma yöntemi, ama muhtemelen birçoğumuzun uygulamadığı bir yöntem var. İşlediğiniz konu hakkında soru yazmak. Bütün hocalar her gün okulda yaptıklarınızı tekrar edin der. Bu, çok doğru. Her akşam yapamasanız bile sınav öncesinde o konular ile ilgili soru yazmak çok faydalı olacaktır. Konun pekişmesine de yardımcı olur mutlaka. Bu çalışma yöntemini hepinize tavsiye ederim.
Gördüğünüz gibi pek çok çalışma yöntemi var. Bu yöntemlerden, hatta burada yazmayan farklı yöntemlerden bile yararlanabilirsiniz. Hepsini deneyin, en sevdiğinizi seçin.

BİR SİNEMA KULÜBÜ MACERASI


Şubat tatili yeni bitmişti. Tatilden bir sonraki gün blok derste Sinema Kulübü’ne gidecektik. Sinema Kulübü’nü hepimiz çok seviyorduk. Müjgân Öğretmen de hep bizim ilgimizi çekecek filmler seçiyordu. Sınıfa gittiğimizde öğretmenimiz çoktan gelmişti. Ama içeriye giren şaşırıp kalıyordu. Sınıfın ortasında kocaman, aşırı büyük, hiçbir zaman kullanmayacağımız, çok parlak, gökkuşağı renklerinde gereksiz yere konulmuş bir dolap duruyordu.
Dolabın neden konulduğu konusunda her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimisi içinin kitap dolu olduğunu söylüyor, kimisi de sonunda okula getirdiğimiz topları koyacak bir yerimiz olacağı için seviniyordu. Sınıfımızın yaramazı olan Ahmet de her zamanki gibi iş başındaydı.
Ahmet: “Arkadaşlar, ben şu kocaman dolabın içine girip öğretmeni korkutayım. Zaten çok da büyük bir dolapmış.” dedi. Dolaba girdi. Aradan epey zaman geçti, ama Ahmet ortada yoktu.
Nil: “Öğretmenim, Ahmet sizi korkutmak için şu dolabın içine girdi, ama bir türlü çıkmadı. Ben de en iyisi dolaba girip onu çıkarayım. ”dedi.
Nil de dolaba girdi. Beş-on dakika boyunca bekledik, ama ikisi de geri dönmedi.
Sırasıyla Elif, Defne, Lara, Kaan, Berk, Emir, Ada, Buse, Can Selin, Ali, Ege, Emre ve Deniz de girdi. Ama hiçbiri dışarı çıkmıyordu. Son kişi olarak, biraz merak, biraz da korkuyla, ben de dolaba girdim. İçerisi çok karanlıktı. Göz gözü görmüyordu. Sonra “Suzaaaaaan” diye bir fısıltı, hırıltı gibi bir ses geldi. Omuzumda soğuk bir el hissettim. Bu kesinlikle bir mumya eli olmalıydı.
Sonra o soğuk el “pat pat pat” omzuma vurunca “Aayyyy!” diye haykırarak gözlerimi açtım, meğer ben film izlerken uyuyakalmışım. O soğuk el de Defne’nin eliymiş. Öğretmenimiz de benim uyuduğumu anlamış. Ama anlamamazlıktan gelmiş, uzaktan gülümseyerek beni izliyormuş! Ben bağırarak uyanınca arkadaşlarım da gülmeye başladılar. Ahmet kulağıma eğilerek “Film sıkıcı olsa bile Sinema Kulübü hep eğlenceli oluyor,” dedi. Biraz utansam da, ben de gülmeye başladım.
Sonra filmin devamını izledik. Tabii ben başını kaçırdığım için pek bir şey anlamadım. Film bittiğinde zil çaldı. Arkadaşlarım kendi sınıflarına giderken hâlâ beni anlatıp gülüyorlardı.

SON

BİR ORMAN GEZİSİ

         Bir orman gezisine çıkacaktık. Müjgân Öğretmen: “ Ben gelmeden önce sıraya girmiş olun.” demişti. Hemen sıraya geçtik. Okulun servisiyle gideceğimiz için çok heyecanlıydım. Herkes binince servis hareket etti.
Herkes telefonuyla oynuyordu, telefonlarımızı almıştık, çünkü Müjgân Öğretmen “Ormanda fotoğraf çekebilirsiniz.” demişti. Ben de yanımda telefonumu götürüyordum ama şarjı bitmesin diye oynamıyordum. Ormana hayvanları incelemeye gidiyorduk ama biz yanımıza yiyecek de almıştık. Çünkü sabahtan akşama kadar orada kalacaktık.
Servis beş on dakika sonra durdu. Ormana çabucak gelmiştik. Herkes farklı yönlere dağıldı.  Bazıları yiyeceklerini yerken, bazıları da ormanda koşuşturmaya başladı ya da kendi kendilerine “selfie” çekmeye başladılar. Müjgân Öğretmen piknik sofrasını kuruyordu. Ben ve iki üç kişi daha Müjgân Öğretmen’e yardıma gittik.
Müjgân Öğretmen: “Gelin çocuklar, piknik yapıktan sonra ormanda gezerek hayvanlara bakarız. Ondan sonra da canlıların sınıflandırmasının nasıl yapıldığını anlatırım. Herkes yanına not defteri aldı, değil mi?” diye sorunca hepimiz : “Evet!” diye bağırdık.
Yemekten sonra ormanı gezmeye başladık. Bir yandan öğretmenimizin açıklamalarını dinlerken Naz kulağıma, “Suzan, ileride ağacın altında bir karaltı var, vahşi bir hayvana benziyor.” diye fısıldadı. Hemen o tarafa doğru yaklaştık. Yerde yaralanmış bir kuş yatıyordu. Naz “Zavallıcık, yardım etmezsek ölecek, ne yapsak acaba?” diye sordu. Ben çantamdan annemin acil durumlar için koyduğu kolonya ve sargı bezini çıkardım ama galiba kanadı kırılmıştı. “Annem bana yara bakımını öğretmişti ama kırık bir kanada ne yapılır hiç bahsetmedi.” dedim. Naz da “Muhtemelen senin kanadın olmadığı için gerek duymamıştır.” diye her zamanki saçma yorumlarından birini yapıverdi. Ben “Şakanın sırası değil, bu kuşu bir veterinere götürmeliyiz.” dedim. Bir yandan da sınıf gittikçe bizden uzaklaşıyordu. Naz: “Hemen arkadaşlarımıza yetişmeliyiz.” dedi ve koşmaya başladık ama onlar çok uzaklaşmışlardı. Yetişemiyorduk. Naz “Nasılsa aynı yere geri gelecekler.” dedi. “Bu nedenle biz onları bulabiliriz.”
Kuşa gelince, galiba kuşun kanadının üstüne bir kaya düşmüştü ve tam kendini kurtaracakken kanadı yaralanmıştı. Hemen bir parça sargı beziyle kuşun kanadını güzelce sardım. Kuşu elime almak için elimi uzattım, kuş da ayaklarıyla hop diye çıkıverdi. Zavallıcık, hem çok korkuyordu, hem de sanki ona yardım etmemizi istiyordu.
Naz: “Bak, şu patikadan gidersek ileride evler var, belki orada kuşa yardım edecek birisini bulabiliriz.” dedi. Yarım saat kadar yürüdük. Şirin bir köy evine ulaştık. Ben “Hansel ve Gretel’deki cadının evine benziyor ama şekerden değil.” diye söylendim.
Kapıyı çaldık, yaşlıca bir teyze açtı. “Siz Suzan ve Naz olmalısınız, nerelerdeydiniz, nerede kaldınız bunca zaman?” diye sorunca ben de, Naz da korktuk. Bu teyze adlarımızı nereden biliyordu? Bir cadı mıydı, yoksa? Naz yine de şakacılığı bırakmayarak kulağıma “Haaanseel, Greeteeel…” diye beni daha da korkutmak için şarkı söylemeye başladı. Ben tam teyzeye bizim adlarımızı nereden bildiğini soracakken odanın kapısından Müjgân Öğretmen ve arkadaşlarımızı gördüm. Meğer onlar da biz ortadan kaybolunca bizi aramaya koyulmuşlar, hepsi telefonlarımızı arıyorlarmış ama benim telefonum da Naz’ın telefonu da sessizde olduğu için duymamışız. Bu evi görünce bizi sormak için kapıyı çalmışlar, yaşlı teyze de onları içeri davet edip mis gibi ayranından ikram etmiş.
Müjgân Öğretmen bizi görünce sevinçle, biraz da kızgınca: “Neredeydiniz çocuklar?” diye sordu.
Biz de: “Bu kuş yaralanmıştı öğretmenim, ona yardım ederken sizi kaçırdık ama tekrar geri döneceğinizi biliyorduk, bu nedenle patikayı takip ettik ve bu evi gördük. Belki yardım edecek birisi vardır diye düşünüp kapıyı çaldık.” dedik.
Müjgân Öğretmen: “Tamam, aslında biz de bu kuşu inceleyerek şimdi deney yapabiliriz. Aferin size, bu kuşu kurtarmışsınız ama aynı zamanda da kaybolabilirdiniz. Kendinizi tehlikeye atmamalıydınız.” dedi.
Ben mahcup bir şekilde: “ Öğretmenim, aslında biz beş on dakika bekledik ama siz dersi anlatmak için geri dönmediğinizden, biz de patikayı takip ettik. Özür dilerim.” dedim.
Naz: “ Ben de özür dilerim öğretmenim.” dedi.
Sonra kuşu inceledik, öğretmenimiz önce kuşun kanadını güzelce sardı, sonra bize dersi anlattı. Dönüş yolunda minik kuşu bir veterinere teslim ettik. En sonunda da servise binip okula gittik ve bir macera dolu günü daha geride bıraktık.

SON

Ün ve İmza

TED Ankara Koleji’nde sıradan bir gündü. Bazı sınıflar sınavda, diğer öğrenciler dersteydi. Teneffüs zili çalınca çocuklar teneffüse çıkıyorlar, ders zili çalınca sınıflarına gidiyorlardı. Öğle saatlerine doğru bir hareketlilik oldu. Herkes Kolej Sokağı’na gidiyor, bazı öğrenciler “Ne var, ne var,” diyor, diğer öğrenciler de “Beren Saat gelmiş, Beren Saat gelmiş,” diye fısıldaşıyorlardı. Bütün öğrenciler ve öğretmenler imza istiyordu. Beren Saat ise büyük bir sabırla herkese tek tek imza veriyordu. Daha sonra, Beren Saat’in lisedeki sınıf öğretmeni Metin Öğretmen gelip, onu karşıladı.
Beren Saat: “Hocam, ben bu güzel okuluma borcumu ödemeye geldim.” dedi.
Metin Öğretmen: “Yok kızım, ne gerek var, sen kendi emeğinle kazandın o oyunculuk yarışmasını.” dedi.
Beren Saat: “Hocam, ben de emek harcadım ama siz de bana çok emek harcadınız. Hem benim bir projem var, size danışmaya geldim. ” dedi.
Metin Öğretmen: “ Nasıl bir projeymiş bu? ”diye sordu.
Beren Saat: “Hocam, ben, okuluma ve öğretmenlerime minnettarlığımı göstermek için “Dünyadaki Barış” adında bir oyun hazırlamak istiyorum.” dedi.
Metin Öğretmen: “Bu çok iyi bir fikir, zaten çocukların drama dersleri var. Bir sınıfa girip hazırlayabilirsin.” diye cevapladı.
Beren Saat: “Yok hocam, sadece bir sınıfa değil…” derken Metin Öğretmen Beren Saat’in sözünü keserek, “Ben seni anladım, istersen birkaç sınıfla da yapabilirsin. ” dedi.
Beren Saat: “Hayır hocam, ben bütün okulla yapmak istiyorum. Çalışanlar da dâhil. Yani bazıları sahneye çıkamasa bile ışık, dekor, kostüm işlerinde görev alacaklar.” dedi.
Metin Öğretmen şaşkınlıkla: ”Yani bütün öğrenciler mi görev alacak?” diye sordu.
Beren Saat: “Hayır öğretmenim, öğrenciler, öğretmenler ve diğer bütün çalışanların katılmasını, bir rol veya bir görev almasını tasarlıyorum. Kolejliler’in hepsi bu projeye katılacak.” dedi.
Metin Öğretmen: “Başarabilecek miyiz acaba?” diye sordu.
Beren Saat kendinden emin bir şekilde: “Başarırız hocam. Kolejliler her şeyin üstesinden gelir.” dedi.
Daha sonra çok çalışıp, çok güzel bir gösteri hazırladılar. Birkaç ay sonra çok güzel bir gösteri sundular. Bir süre sonra ünleri Ankara’ya, Türkiye’ye ve en sonunda dünyaya yayıldı. Önceleri Türkiye’den, daha sonraları ise farklı ülkelerden televizyon ekipleri gelip röportajlar yaptılar, programlar hazırladılar. Bütün dünya öğretmenler, öğrenciler ve okul çalışanlarından oluşan bu harika ekibi hayranlıkla izledi. Artık, tıpkı Beren Saat gibi hepsi de dünyaca ünlü birer yıldız olmuştu. Kolejliler, bir yandan konusu barış olan oyunu sergilerken onları izleyenlere çok önemli mesajlar veriyor, bir yandan da bu eşsiz çalışma sırasında kardeşlik, dostluk ve dayanışmayı doya doya yaşıyorlardı.
Aradan aylar geçti. Kolejliler iyice ünlü olmuşlardı. Artık muhteşem oyunlarını davet edildikleri her yerde ustaca sergiliyorlardı. Beren Saat’ten ayrılma vakti de gelmişti. En sonunda vedalaşırken Beren Saat, “Sizinle birlikte bu güzel gösteriyi hazırlayıp, sunmak çok güzeldi. Artık siz ünlü olduğunuza göre, şimdi de benim sizden imza almam gerekiyor.” deyip herkesten tek tek imza aldı.
SON

MATEMATİK OLİMPİYATLARI

Bir gün TÜBİTAK’ın “Matematik Olimpiyatları” düzenlediğini duydum. Bunu her sene yapıyorlardı. Ben de küçük bir grup kurup katılabileceğimizi düşünüp sınıfla paylaştım. Herkes bu fikrimi çok beğenmişti. Hemen bir grup kurduk. Grupta Zeynep, Emir, Naz, Doruk ve ben vardım. Beş kişilik bir grup kurmuştuk.
 TÜBİTAK bunu her sene düzenlediği için önceki yılların sorularını çözmeye başladık. 2003, 2004, 2005 ve 2006’nın sorularını çözdük. 2007’nin sorularını çözerken 8. sorusunda takıldık. Gerçekten çok zor bir soruydu. Satranç oynarken o sorunun cevabını düşünüyorduk. Ama bir türlü bulamıyorduk.
Birdenbire bir adam çıktı karşımıza. Ben bu adamı bir yerden tanıyordum ama “Nereden” diye düşünürken Müjgân Öğretmen’in TED’den eski bir öğrencisi olduğunu hatırladım. Bir gün onu sınıfa davet edip onunla tanıştırmıştı.  
Müjgân Öğretmenin öğrencisi: “Ne yapıyorsunuz çocuklar?” diye sordu.
Ben de hemen: “TÜBİTAK’ın Matematik Olimpiyatları’na katılmak için soru çözüyorduk ama bir soruda takıldık. Çok zor bir soru var. Onu çözmeye çalışıyoruz. ” dedim.
Müjgân Öğretmenin öğrencisi de: “Çocuklar unuttunuz mu? Ben matematikçiyim, hemen size o soruda yardımcı olabilirim.” dedi.
                Hemen o soruyu çözdü. Nasıl çözüleceğini de anlattı. Bizim çok çalışkan olduğumuzu görünce bizi çalıştırabileceğini söyledi. Biz de kabul ettik.
                Bir ay boyunca 2008’in, 2009’un, 2010’un, 2011’in sorularını ve diğer bütün soruları çözdük.
                Olimpiyatlara çok iyi hazırlanmıştık. Yarışacağımız gün çabucak gelmişti. İlk dört aşamayı geçmiştik.
                Beşinci aşamada finalistler belirecekti. Biz TED grubu olarak katılmıştık. Bizimle beraber dört kişi daha katılmıştı. Süperler grubu, Muhteşemler grubu ve Harikalar grubu elenmişti. Geriye biz ve Müthişler grubu kaldık.
                Beşinci aşamaya geçmeden önce bir mola verildi. Biz de susadığımız için su satın almaya giderken Müthişler grubu önümüzü keserek “Biz sizi yencez ezikler!” dediler. Önce biraz sinirlenmiştik ama onların daha Türkçeyi bile doğru düzgün konuşamadıklarını söyleyerek arkadaşlarımı teselli ettim. Suyumuzu da alıp içtikten sonra beşinci aşamaya geçtik.
                İlk yedi soru çok kolaydı. Sekizinci soruda onlar biraz takılmış gibiydiler ama biz hızlıca cevabı vererek puanı aldık. Bu şekilde yirminci soruya kadar geldik ve kazananı belirlemek için beklemeye başladık. Aslında puanlara göre bizim kazanacağımız belliydi ama biz yine de heyecanlanıyorduk.
                Uzun bir bekleyişten sonra, sonunda kazandığımızı açıkladılar. Ödül olarak da bize büyük bir altın kupa verdiler. Çıkışta Müthişler grubu gelip bize ezik dedikleri için özür dilediler ama ben: “Zaten rakiplere heyecandan öyle sözler söylendiği için umursamadık.” dedim. En sonunda da bizi tebrik edip gittiler. Biz de onları tebrik ettik ve mutlu bir son ile bir yarışmayı geçmiş olduk. Müjgan Öğretmen de tüm öğrencileriyle gurur duydu.

SON

18 Kasım 2015 Çarşamba

UZAYLI ARKADAŞIM

Evren, her zamanki gibi okula gitme hazırlığı içindeydi. Tam evden çıkmak üzereyken kapı çaldı. Evren, kapıyı açınca karşısında postacıyı gördü. Postacı Evren'e, "Evren bu mektup sana. " dedi. İlk defa bir mektup alan Evren şaşırdı ve heyecanla zarfın üstüne baktı. Zarf'ın sol üst köşesinde sadece Bibi'den " yazıyordu. Evren merakla mektubu açıp okumaya başladı.  
Sevgili Evren, 
Ben yalnız ve mutsuz bir uzaylıyım. Sizin dünyanızdan bir arkadaş edinmek istiyorum. Yaşadığımız gezegenden dışarı çıkılmasına izin verilmiyor. Ama senin buraya gelebileceğini düşünüyorum. Bir uzaylı arkadaşın olsun istemez misin?  
BİBİ 
Evren mektubu okuduktan sonra kâğıdı özenle katladı ve düşünmeye başladı:  
"Acaba gitsem mi gitmesem mi, Bence en iyisi uzaylı olan Bibi'ye bir mektup yazayım. Evren önce annesine danıştı. Annesi arkadaşlarına da sorabileceğini ve katılabilmeleri için onlara mektup yazabileceğini söyledi. Evren hızla koştu ve servise bindi. Evren bu durumu öğretmenine anlatacaktı ama vazgeçti. Bunun bir sır olarak kalmasını istedi. Bu nedenle önce en iyi üç arkadaşına söyledi. Ama bunu okulun gizli bir yerinde söyledi. O sırada başka birisi daha duydu. Duyan kişi okuldaki en akıllı kişiydi, yani Mert.  
Evren ve arkadaşları dışarı çıkınca Mert: " Bu doğru mu? " dedi. 
Evren ve arkadaşları sır olduğu için: " Ne doğru mu? " diye başka taraflara bakarak kekelemeye başladılar. 
Mert. "Eğer bir sırsa saklarım. Çünkü bütün konuştuklarınızı duydum. " dedi. 
Evren: "Tamam" demek zorunda kaldı. "Akşam evime gelin, ödevlerimizi yapar, sonra mektuba ne yazacağımızı düşünürüz." dedi Evren  
Okul bittiğinde Evren'in yatak odasına gittiler. Ödevlerini bitirip, mektup yazmaya başladılar: 
Sevgili Bibi, 
Seninle arkadaş olmak isterim ama sen büyük bir ihtimalle başka bir gezegen de yaşıyorsun. Ben astronot değilim ama dayım astronot. Hangi gezegende yaşıyorsun? Aşağıya bir form yapacağım. Gezegeninin bütün özelliklerini yaz ve fotoğraf  yapıştırmayı unutma.
Sevgiler                                                                                                                              Evren ve en iyi arkadaşları 



BİR GÜN SONRA … 


FORM EVREN VE ARKADAŞLARINA ULAŞIR... 

Dayısı durumu biliyor ve onları "Yeşil Köy" adlı yeşil gezegene götürür. 

BİR HAFTA SONRA... 
Evren arkadaşları ve dayısı aynı anda: " VAY BE" dedi. Hep birlikte arkadaş olur oynarlar. 

S0N